Atatürk’ün arkeoloji ve müzeciliğe olan sevgisi!

“Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür!”

Geçen yüzyılın ender yetişen siyasetçi ve kumandanlarının önde geleni, cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’e haklı olarak dahi ismi yakıştırılmıştır. Türkiye’yi kültür ve sanat yönünden çağdaş düzeye çıkarmaya çalışmış ve bunu “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözüyle vurgulamıştır. Atatürk güzel sanatların hemen her yönüyle ilgilenmiş; klasik batı müziğini, operayı, baleyi, çağdaş tiyatroyu milletine sevdirmeye çalışmıştır. Bu arada sanatçı kişiliğin herkese özgü olamayacağını “Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurreisi olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız” sözüyle vurgulamıştır. Büyük Atatürk’ün ölümünden bir yüzyıla yakın süre geçmiş olmasına rağmen çağdaş sanatın ne olduğunu anlamayan, güzel sanatlardan hiçbir şekilde nemalanamamış, aydınlanamamış olanları gördükçe insanın elinde olmadan içi sızlıyor. Onların yönetimlerde olması ise acımızı bir kat daha artıyor.

63_image_1339439669

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda sanat ve kültür adamları korunmuş, halkevlerinin çatısı altında bütün sanat kollarıyla toplumla bütünleştirilmiş, sergiler düzenlenmiştir. Devlet sanat ve kültüre destek vermiş, onları teşvik etmiş, sanat ve kültürün gelişimini öncelikle görev saymıştır. Onun döneminde sanat ve kültür devrimi yaşanmıştır. Çeşitli savaşlar geçirmiş bir toplumun sanata bağlılığının hiç de az olmadığı ortaya çıkmıştır. Anadolu’nun geleneksel değerleri de ortaya çıkarılmıştır.

Atatürk bizlere bilim ve aklı miras olarak bırakmıştı. Ancak o büyük adamın mirasını ne kadar sahiplenebildik?

Bütün mesele de burada düğümleniyor…

Atatürk çağdaş kültüre gösterdiği özeni arkeoloji ve müze-bilime de göstermiştir.  Müzelere ilgisi öğrencilik yıllarında başlamış, anılarından İstanbul’daki Askeri Müzeyi birkaç kez gezdiğini öğreniyoruz. Sofya’da ateşe olduğu sırada; Askeri Müzeden getirttiği yeniçeri giysisi ile bir kıyafet balosuna katılmıştır. Ayrıca Veliaht Vahdettin ile yaptığı Almanya gezisinde Potsdam Sarayını ve diğer Berlin müzelerini gezmiş; Pergamon Müzesindeki Bergama’dan kaçırılan Zeus sunağından etkilendiğini Tahsin Öz’e anlatmıştır.

XIX-XX. yüzyıllarda arkeoloji araştırmalarıyla müzecilik batıda büyük aşama göstermiş, Anadolu başta olmak üzere doğu ülkelerinden kaçırdıkları eserlerle müzelerini zenginleştirmişlerdir. Arkeoloji ve müzeciliğe bilimsel yönden eğilerek üniversitelerle işbirliği yapmışlardır. Batı da bu yönde bilimsel gelişmeler olurken çöküş süreci içerisindeki Osmanlı’da Fethi Ahmet Paşa’nın Osman Hamdi ve Halil Ethem beylerin çabalarıyla ilk Türk müzelerinin temelleri atılmış, arkeoloji çalışmalarına başlanmıştı. Ancak Osmanlı devlet yönetimi bu aydın kişilere gereken yardımı yapmadığından veya yetersiz kaldığından onların özverili çalışmaları belirli kalıpların dışına çıkamamıştır.

63_image_1339439851

Atatürk  “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” diyerek; milli kültürümüzü yansıtan müze-bilimi Milli Mücadelenin başlangıcında önemsemiştir. Ankara’da 23 Nisan 1920’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışının hemen ardından kurulan Milli Hükümetin 9 Mayıs 1920 günlü toplantısındaki hükümet programında “Milli eski eserlerimizi biran önce derleyerek korumanın amaçlandığı” sözüne yer vermiştir. Ardından da yeni kurulan hükümette Maarif Vekâletine (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlı bir müdür ve bir kâtipten oluşan “Türk Asar-ı Atika Müdürlüğü” kurulmuştur. O zorlu günlerin Maarif Vekâleti üçer, beşer kişilik beş dairenin oluşturduğu merkez örgütünün bakan dışında yirmi kişi olduğu düşünüldüğünde “Türk Asar-ı Atikası Müdürlüğüne”  verilen önem kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. İstiklal Savaşının bitiminin hemen ardından Hars Müdürlüğü ismiyle Anadolu’nun çeşitli illerinde müzeler açılmaya başlanmış;  eserlerin derlenmesi, depolanması ve korunması sağlanmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumun kültürel yönden geliştirilmesinde, aydınlanmasında, bilgi üretilmesinde köy enstitülerinin,  halkevlerinin büyük katkısı olmuştur. Halkevlerinde tarih ve müze kolları kurulmuştur. CHP’nin 5. Büyük Kurultayında (1929) kabul edilen programının 47. Maddesi bunu açıkça belirtmiştir:

“Müzelerimizi zenginleştirecek kıymetteki tarihi eserlerin toplanmasına ve bu maksatla hafriyat yapılmasına ehemmiyet verilecek ve umumiyetle eski eserlerin tasnifine ve icap edenlerin yerlerinde iyi muhafazasına itina olunacaktır.”

63_image_1339439882

O günlerin halkevlerinde müzecilik konusunda yoğun bir çalışma başlatılmış,  1944 yılında çalışmalarını sürdüren 405 halkevinden 907’sında tarih ve müze kolları kurulmuştu. Bu kollarda görev yapanlar topluma tarih ve müze zevkini uyandırabilmek için çalışmalarını sürdürmüş ve bu konuda kılavuz kitapları hazırlanmıştır. Eski eser ve müzelerimizin durumunu görüşmek üzere 1945’de toplanan Eski Eserler ve Müzeler Birinci Danışma Kurulunun toplantısını açan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in “Milletimizi ve bütün insanlığa karşı ülkemizdeki eserleri iyi tutmak ve tanıtmak başlıca görevimizdir” diyerek hükümetin müzelere verdiği önemi bir kez daha vurgulamıştır. Halkevlerinin siyasi nedenler ve kısır çekişmelerden sonra 1950’li yıllarda kapatılmasıyla Türk toplumunun gelişmesine olduğu kadar milli kültürümüz ve müzelere darbe vurulmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yeni müzeler açılırken Evkaf-ı İslamiyye Müzesi (Türk-İslam Eserleri Müzesi) gibi daha önce kurulmuş olanlar geliştirilmiştir. Bu arada Atatürk’ün isteği doğrultusunda Maarif Vekili İsmail Safa Bey’in 5 Kasım 1922 günlü “Müzeler ve Asar-ı Atika Hakkında Talimat” başlığı altındaki genelgesiyle müze müdür ve memurlarının sorumlulukları belirtilmiş, arkeoloji, etnografya kapsamındaki eserlerin derlenmesi, envanterlenmesi ve yeni müzelerin kurulması istenmiştir. Böylece Cumhuriyet döneminde Türk müzeciliği başlamış, kazı, araştırma ve sondaj hakkı Hars Müdürlüğüne verilmiştir.  Bunun peşi sıra maarif sorunlarının incelenmesi için “Heyet-i İlmiye” kurulmuş ve bu kurul 15 Temmuz 1923 de gündemine aldığı kültürel konuların yanında Ankara’da milli bir müze ile etnografya müzesinin kurulmasını önermiştir. Heyet-i İlmiye’nin çalışmaları yeni hükümetin programında şu sözlerle yer almıştır:

“Hars Müdürlüğü tevsi ve ikmal olunarak muhtelif yerlerde milli müzeler vücuda getirilerek milli asarın cem (toplanması) ve tefrikine  (ayrıştırılması) çalışılacaktır.”

IMG_2291

Atatürk kültür varlıklarının bir araya getirilip sergilendiği müzelerimizin çağdaş düzeyde ele alınmasını arzu ediyordu. O günlerde bazı büyük illerde “Müze-i Hümayun Şubeleri” ismi altında çevreden toplanmış eserlerin toplandığı müze depoları vardı. Sonraki yıllarda bu depoların hemen hepsi müzelere dönüştürülmüştür. Bunlara örnek olarak Konya lisesinde 1923’de kurulup 1926 ‘da Konya Mevlevihanesine taşınan ile 1927’de Sivas Gökmedrese’de muhafızlık ismi altında kurulan depoları gösterebiliriz.

 İstanbul’da ise “Osmanlı Hazine-i Hümayun Kethüdalığı” yönetiminde Topkapı Sarayı bulunuyordu. Bakanlar kurulunun 1 Nisan 1924 günlü kararıyla Topkapı Sarayı’nın müze olması Atatürk tarafından uygun görülmüştü. Bunun ardından Topkapı Sarayı’nın onarımına, eşyalarının kaydedilmesi ve sergilenmesi uzun bir zaman almış ve sarayın bir bölümü 1927, tamamı ise 1934 yılında müze olarak açılmıştır.  Atatürk bu çalışmalar ile yakından ilgilenmiş, zaman zaman saraya gelerek Müze Müdürü Tahsin Öz’den bilgi almıştır. Bu arada), Ankara Arkeoloji (1921), Antalya  (1922), Sivas (1923), Efes (1924), Adana (1924),      Edirne (1925), Tokat (1926), Amasya (1926), Ankara Etnografya (1928),  Bursa (1929), Afyon (1933),Bergama (1933), Sinop (1932), Diyarbakır (1934), Tire (1935) ve Çanakkale (1936)  müzeleri açılmıştır. Ayasofya’da Vekiller Heyetinin 24 Kasım 1934 günlü kararıyla Türk müzeleri arasına katılmıştır.

Atatürk’ün cumhuriyetin ilk yıllarında kurulmasını istediği müzelerin başında Ankara Etnografya Müzesi gelmiştir. Milli Mücadelenin sürdüğü yıllarda kurulacak bir milli bir müzenin topluma kültürel ve tarih yönünden büyük katkısı olacağını düşünmüştür. Bundan ötürü de cumhuriyetin ilanın hemen ardından Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’den Ankara’da bir devlet müzesinin kurulmasını istemiştir. Hamdullah Suphi Tanrıöver o sırada İstanbul Darülfünunda görevli Macar Türkolog Meszaros’tan yararlanmıştır. Meszaros Türk toplum yapısını ve folklorunu yansıtacak müze ile ilgili çalışmalarını sürdürürken müzeye uygun yeri aramaya başlamıştır. Sonunda Ankara’ya egemen bir tepede, Namazgâh denilen yerdeki vakıf alanında planlarını Arif Hikmet Koyunoğlu’nun çizdiği müzenin yapımına 25 Eylül 1925’de başlanmış ve 1928 de Etnografya Müzesi açılmıştır.

Atatürk. “Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklarla bir takım unvanların men ve ilgasına dair” 677 sayılı kanunla kapatılan dergâhlarda bulunan tarih, sanat tarihi ve etnografya yönünden değerli eserlerin Vakıfların teberrükat ambarlarıyla yeni kurulan müzelere kaldırılmıştır. Atatürk yalnızca Konya’daki Mevlâna Dergâhını ve türbesinin kapatılmamasını ve müze olarak düzenlenmesini sağlamış ve Mevlana Müzesi 1927 yılında ziyarete açmıştır.

IMG_2669

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olan, yeni ismiyle Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü küçük turistik kılavuzlar, monografiler, müze katalogları, müze yıllıkları, arkeoloji, etnografya dergileri gibi yayınların yanı sıra müze düzenlemeleri yaparak anıtların onarımını da üstlenmiştir. Başbakanlık Kültür Müsteşarlığına ve sonra da Kültür Bakanlığına bağlı olan Genel Müdürlük bir süre sonra yetişmiş kadrolarıyla müze-ören yerlerini ortaya çıkaracak,  kazı, tescil ve planlama çalışmalarını yapacak, yayın, dış ilişkiler ve sergilerle çağdaş müzecilik ilkelerine öncelik kazandıracaktır.

Atatürk Birinci Türk Tarih Kurumu Kongresinde Türkiye’de kazılar yapılmasını istediğini açıklamıştır.  Diğer bilim dallarında olduğu gibi arkeoloji öğrenimi için de Avrupa’ya öğrenciler göndermiştir. Milletini ve tarihini çok iyi tanıyan Atatürk bunu sözleriyle bir kez daha ortaya koymuştur:

“Milletimiz derin bir maziye maliktir. Milletimizin asarını düşünelim. Bu düşünce bize elbette altı, yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden çok asırlık Selçuklu Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil büyük Türk devrine kavuşturur.”

Türkiye’de arkeoloji araştırmaları Osmanlı döneminde yabancıların tekelinde olduğundan kazılar onlar tarafından yürütülüyordu. Ne var ki, kazılara yapanlar ortaya çıkardıkları eserlerin bir kısmını gizlice memleketlerindeki müzelere kaçırıyorlardı.  Cumhuriyet döneminin başlarından yabancılar yine kazıları yürütüyorlarsa da; bundan böyle denetim ve ağırlık Türk hükümetinin eline geçmiştir. Cumhuriyet önemin arkeoloji çalışmalına Ankara Gazi Orman Çiftliğinde küçük bir Frig tümülüsünün kazılmasıyla başlanmış, bunu Ankara’nın güneyindeki Roma Taş Ocağı çalışmaları izlemiştir. Yıllar ilerledikçe yetişen Türk arkeologlarının, Milli Eğitim Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu işbirliğiyle kazı çalışmalarının arttığı görülmüştür.  Ege, Akdeniz ve İç Anadolu başta olmak üzere yurdun birçok bölgesinde başarılı kazılar yapılmıştır. Von Der Osten Alacahöyük’de,  Hroeny Kültepe’de, K.Bittel Boğazköy’de Hitit ve Frig Çağı kültürlerini araştırmışlardır. Onların ardından Dr.Hamit Zübeyr Koşay ile Remzi Oğuz Arık’ın Ahlatlıbel, Güllüdağ ve Karalar’da yaptığı kazılar izlemiştir.

Prof.Dr. Remzi Oğuz Arık’ın Geç Hitit ve Frig buluntularını ortaya çıkardığı Güllüdağ (1934), Roma Hamamının bulunduğu Çankırıkapı (1937), Prehistorik keramiklerle karşılaşılan Kuştepe (1937), Selahattin Kantar’ın İzmir Namazgâh (1932-1942) ve İstanbul Üniversitesinin Sarayburnu kazılarda  (1937-1938) ortaya çıkarılan eserler müzelerin zenginleşmesine neden olmuştur.

Atatürk Ankara’ya 18 km uzaklıktaki Yalıncak köyü yakınlarında Ahlatlıbel kazı yerine gitmiş ve orada incelemelerde bulunmuştur. Ressam Şeref Akdik’de Atatürk’ün Türk arkeolojisiyle olan bu anısını resmetmiştir. Atatürk’ün yakından izlediği ve teşvik ettiği kazıları TBMM kürsüsünde dile getirmiş, ancak bu işin kolay olmadığını da vurgulamıştır.

IMG_2304

 “Yurt içindeki kazılar ve ortaya çıkarılan eserler bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

Atatürk’ün Trakya’da arkeoloji çalışmalarının başlamasında da büyük payı olmuştur. Türk Tarih Kurumu 1936 yılında yeterince araştırmanın yapılmadığı, höyükleriyle dikkati çeken Trakya’da kazılara başlanması için Dr.Arif Müfid Mansel’i görevlendirmiştir.  A.Müfid Mansel öncelikle çevrede yüzey araştırmaları yaparak, gezginlerin dikkatini çeken höyükleri( Eski çağlardan kalan yerleşimlerin doğal olaylar sonucu toprak altında kalarak tepeler oluşturması)  belirlemiş sonra da kısıtlı imkânlarla Alpullu Şeker Fabrikasının arkasındaki alandaki tümülüsü  (Kral ve ailesi için hazırlanan mezar odalarının üzeri toprak ile örtülerek tepelere dönüşmesi) kazarak;  İ.Ö 2000 başlarına tarihlenen çok sayıda çanak çömlek ve keramikleri ortaya çıkarmıştır. Ardından Lüleburgaz yöresindeki Umurca’daki Tümülüsler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. İ.S 200 yıllarına tarihlenen bir mezarda altın gümüş süs eşyaları, tunç, cam, keramik kap kacaklar, şamdanlar, kandiller ile sikkeleri ortaya çıkarmıştır. Onun bu çalışmaları sürerken Trakya’daki askeri manevralardan dönen Atatürk kazı alanlarına geleceği haberi duyulmuş, ancak o günlerde Avrupa’daki karışıklıklardan ve aldığı bir haber üzerine İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştır. Bunu A.Müfid Mansel şöyle anlatmıştır:

“Atatürk’ün nasıl bir takip fikrine sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kendisi bu kazıyı sadece yaptırmakla kalmamış, yapılan işleri ve elde edilen sonuçlarla yakından ilgilenmiş, zorlayıcı sebepler yüzünden bizzat gelememekle beraber bu iş hakkında bilgi edinmek üzere bir heyet görevlendirmiştir. Umurca eserleri kazı bittikten sonra İstanbul’a nakledilmiş ve Dolmabahçe Sarayındaki sergide ayrı bir salonda teşhir edilmiştir. Atatürk aynı yıl TBMM açılış nutkunda “ Türk Tarih Kurumu yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki hafirler, ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya başlamıştır.”

Atatürk’ün isteği doğrultusunda başlatılan Trakya kazılarını A.Müfid Mansel Doğu Trakya Krallığının başkenti Vizede sürdürmüş, ilçenin güneyindeki ova ve tepelerdeki kırk tümülüsten dördünü kazmıştır.  Bu Tümülüslerden çıkarılan miğfer, yüzük ve gümüş kupalar Atatürk’ün gördüğü son eserler olmuştur. Hasta yatağında Trakya höyüklerinden çıkarılan eserleri görmek istemiş, sonra da kazılara devam ediniz, memleketimizin kültür zenginliklerini daha çok bulacaksınız demiştir.

in

Cumhuriyet döneminin başlarında yapılan kazılar bir anda Anadolu’yu bilim dünyasında birden ön plana çıkarmıştır. Nitekim 1930’da Fransa’da kurulan Anadolu uygarlıklarının tarihini, dillerini, konularını, dillerini, sanatlarını ve diğer uygarlıklarla ilişkilerini inceleyen “Hitit ve Asiatik Araştırmalar Derneği” Atatürk’ün himayesi altında çalışmaların sürdürmüştür. İlk toplantısını 2-12 Temmuz 1932 ‘de yapan Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarıyla Türklerin Orta Asya’dan çıkışı ve dünya tarihindeki yeri üzerinde durulmuş, daha sonra Anadolu kültürlerinin araştırılmasına yönelinmiştir. Nitekim İstanbul’da 20-26 Eylül 1937’de toplanan II. Türk Tarih Kongresi’nin asıl amacı kültür mirasımızın dünyaya duyurmak olmuştur. Bu kongrenin yanı sıra Beylerbeyi Sarayı’nda Cumhuriyet devri kazılırında ortaya çıkan eserler sergilenmiştir.

IMG_2179

Atatürk bir yandan arkeoloji çalışmalarının yapılmasına destek olurken diğer yandan da müzelerin hukuki sorunları üzerinde durmuştur. Bunun için “Asar-ı Atika Encümeninin Teşkilat ve Vazifelerine Dair Kararname” (1924); “Kıymetli Eserlerin Harice İhracının Menine Dair Kararname” (1925), “Müze ve Rasathane Kanunu” (1934), “Antikacıların Tabi Olacağı Şartlara Dair Tamim” (1928), “Abidelerin Tesciline Dair Tamim” (1931), “Eski Eserlerin Muhafaza ve Belediye Hususi İdarelerce Asarı Atika İçin Muallimlere Düşen Vazife Hakkında Tamim” (1934), Höyüklerde Bulunan Çanak Çömlekler Hakkında Tamim (1934)  yürürlüğe konmuştur.

Bu kararname ve tamimlerin yanı sıra Türkiye’de arkeolojik araştırma ve kazı yapmak isteyen yabancılarla ilgili olarak, daha önce bu konuda yapılan yanlışların yenilenmemesi için “Komiserler Talimatnamesi” ile “Asar-ı Atika Arayanlara Verilen Ruhsatname Esasları”  da yürürlüğe konulmuştur. Böylece cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin kültür mirasının korunması denetim altına alınmıştır. Yabancı arkeologların yaptıkları kazıların başında görevlendirilen kazı komiserleri (müze uzmanları)  ile yurt dışına eser kaçırılması önlenmeye çalışılmıştır.

Kaynak: Erdem Yücel/hport.com.tr

erdemyucel2002@hotmail.com

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir